Untitled-1“Paramparça” dizisinin Solmaz’ı Güneş Emir’i, Ankara’da geçen “Deniz Yıldızı” dizisinden beri takip ediyoruz. 15 yaşından beri Angelina Jolie’ye benzetilen yıldızı yakından tanıdığımızda, zarafetine ve güzelliğine daha da hayran kaldık. Solmaz gibi, gözünü para hırsı bürümüş, entrikacı, dolap üstüne dolap çeviren karakterleri oynamayı daha keyifli bulduğunu söyleyen Güneş Emir, İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı’nı kazanmış.

 

Hazırlayan: Ece Çağlar

Fotoğraf: Murat Dikmen (Hermes Production)

Fotoğraf asistanı: Doğan Çiftçi

Makyaj: Yeliz Bahadır (Kryolan)

Saç tasarımı: Göksel Çolak (Kum Agency)

 

Konservatuara gidip oyunculuğu meslek olarak seçmeye nasıl karar verdiniz? Sizi dürten herhangi bir olay oldu mu?

Lisede başladığım tiyatro kursuyla oyuncu olmaya karar verdim. Annemle birlikte ön sıradan Hadi Çaman Tiyatrosu’nda “Kelebekler Özgürdür” oyununu izledikten sonra çok etkilendim ve sahneye çıkıp ben de oynamak istedim. O sıralar da ailem beni hobi olarak spora yönlendirmeyi düşünürken ben, tiyatro kursuna gitmek istediğimi söyledim. Sağ olsunlar kabul ettiler, gönderdiler. Ancak oyunculuk her sene kanıma daha çok girdi ve okulda takdir alan bir öğrenciyken, ikinci yıl karneme zayıf geldi. Sonra, tamam artık kızım, tiyatroyu bırak da üniversite sınavına yoğunlaş dediler. Fakat ben, okul ve dershane dışındaki her anımda sahneye çalışmaya oyun izlemeye koşuyordum. Ve en büyük hayalim konservatuvarı kazanmaktı. Öğretmen bir ailenin çocuğu olduğum için önce altın bileziğin olsun sonra oyunculuk yaparsın dediler. Ben de onların gönlünü yaptım. Önce İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’ni kazandım. İstanbul Üniversitesi’ni bitirince hayalim olan Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’nı kazandım, 2011’de mezun oldum.

 

“Deniz Yıldızı” dizisi, diğer diziler gibi haftada bir değil, her gün yayınlanıyordu ve siz 500 bölüm oynadınız. O dönem yoruldunuz mu? Enerjinizi yenilemek için neler yaptınız?

Evet, 470 bölüm oynadım. Bahsettiğiniz gibi her gün 50 dk. ekrandaydı, bu yüzden her gün çalışıyorduk. Çok yorucuydu, çalışma tempomuz hiç azalmadı o kadar bölüm boyunca. Çünkü bir insansınız, makine değil. Yeterli uyumazsanız ve düzenli beslenmezseniz, kendinize hiç vakit ayıramazsanız ve tabii ki sosyal hayatınız da sıfıra inerse sağlıklı olmanız ve enerjinizi yenilemeniz mümkün olmuyor. Ve artık yeter diyorsunuz. Çünkü ben her işin severek ve sağlıklı şekilde yapılması gerektiğine inanıyorum.

 

Angelina Jolie’ye benzetilmek ve şöhret kavramı hoşunuza gidiyor mu? Magazin basınının ilgisi sizi rahatsız ediyor mu?

Nerdeyse 15 yıldır benzetiliyorum Angelina Jolie’ye.  Dünyanın beğendiği bir oyuncuya benzetilmek tabii ki güzel bir şey ancak, övünülecek bir durum değil. Çünkü dış güzellik yaradılıştan gelen bir durum, teşekkür edersiniz, şükredersiniz. Sadece dış güzellik ilk beş dakika etkiler herkesi, ancak içinizi güzelleştirdikçe kendinize kattıklarınızla başarılı olursunuz ve gurur duyarsınız kendinizle… Şöhret mesleğimin bir parçası fakat amacım şöhretli olmak değil, başarılı bir oyuncu olarak anılmak hayatım boyunca… Magazin basınıyla aramda bugüne kadar bir sorun olmadı bundan sonra da olacağını sanmıyorum açıkçası.

 

Paramparça” dizisinde, “Deniz Yıldızı”ndaki Deniz’in aksine, daha hırslı ve paragöz Solmaz’ı canlandırıyorsunuz. Kötü huylu karakteri canlandırmak daha mı keyifli? Oyuncuya daha fazla manevra kabiliyeti mi sağlıyor? Solmaz’ı canlandırmak zevkli mi?

Kötü huylu bir karakteri oynamak kesinlikle daha keyifli, çünkü gerçek hayatta yapamayacağınız birçok şeyi yapma lüksünüz var. Bu durum da size bir nevi deşarj olma imkanı veriyor. Tepkinizi, duygunuzu minimal düzeyde tutmanız gerekmiyor çünkü iyi karakterleri oynarken, sınırlar koyuluyor size. Solmaz’ı oynamak çok keyifli daha kötü olsa diyorum hatta. Karakter renklendikçe, işler çevirdikçe dediğiniz gibi manevra kabiliyetiniz artıyor ve daha özgür hissediyorsunuz kendinizi oyuncu olarak.

 

Piyasadaki hemen hemen bütün dizilerde, “Paramparça” dahil, aşk temasının altı çiziliyor. Siz aşka inanıyor musunuz? Aşk kavramı sizce gerçekçi mi, bir yanılsama mı?

İçinde aşk olmayan bir senaryonun başarılı olduğunu görmedim ben bugüne kadar. Ben aşk kavramının gerçekçiliğine inanıyorum. Çünkü çok güçlü olduğunuzu hissedersiniz aşık olduğunuzda. Diğer yandan bir ilüzyon taşıyor. Zira akıl yoluyla açıklayamazsınız kendinize bile neden o kişiye aşık olduğunuzu. Ama her hücrenizle hissettiğiniz ve önleyemediğiniz bir his. Çok kafa yormamak lazım kalbin işine, kalbi dinlemek lazım çoğu zaman.

 

 

“Paramparça” setinde ortam nasıl? Setten arta kalan vaktinizi verimli değerlendirebiliyor musunuz?

Paramparça’nın seti için diyebileceğim tek şey maşallah, nazar değmesin. Herkes işini severek ve profesyonelce yaptığı için huzurlu bir ortam var gerçekten. Evet verimli değerlendirebiliyorum, bir yandan tiyatro yapabiliyorum en güzeli de zaten bu. Spor yapıyorum, sinemaya ve tiyatroya gidiyorum, arkadaşlarıma ve kendime zaman ayırabiliyorum.

 

Artık dizilerdeki karakterler, saf iyi ya da saf kötü olarak lanse edilmiyor. Peki Solmaz’ın öne çıkan iyi yönleri neler? Bu sezon Solmaz’ın pozitif yönlerini de görebilecek miyiz?

Bazı dizilerde karakterler ya şeytan ya da melek olarak yazılıyor. Bu durumda oyuncunun inanabileceği bir karakter olmuyor ve doğal olarak bir şey katamıyor maalesef. Solmaz, vicdanlı ve kimsenin canının yanmasını, zarar görmesini istemiyor hiçbir zaman. Her şeye rağmen kocasını seven ve ona kıyamayan bir kadın. Bu yönlerini hep gösterdik aslında fazla altını çizmeden. Ancak para ve mevki hırsı gözünü döndürüyor, hırslanıyor. Çünkü Solmaz’ın en büyük zaafı para. Eşini ve kendini doldurmaktan da hiç geri kalmıyor maddi olarak güçlenmek için. Etrafımızda çok Solmaz-Alper gibi çiftler var bence… Solmaz’ın bu sezon neler yapacağını ben sizden bir iki bölüm kadar önce biliyorum açıkçası, o yüzden bir şey diyemiyorum.

 

Giyim tarzınızı nasıl tanımlarsınız? Modayı takip ediyor musunuz? Hangi tasarımcıları beğeniyorsunuz?

Rahat olan her şeyi giyebilirim. Spor ve renkli giyinmeyi seviyorum. Modayı hiç takip etmem. Hatta o sezon herkesin üstünde gördüğüm bir şeyi beğeniyorsam bile almam. Çünkü orijinal olan hatta size özel olan başka yerde bulunmayan tasarımlar çok ilgimi çekiyor.

 

Yakın gelecekte başka hangi projeleriniz olacak? Hiç sinema projeniz var mı? Hangi kült roman gunesemirkarakterini canlandırmak isterdiniz?

Henüz açıklayabileceğim bir sinema projesi yok önümüzdeki yaz için. Değerlendirdiğim birkaç proje var, inşallah güzel şeyler yapacağım. En son ‘Erkekler’ filminde oynadım. Fikret Kuşkan, Ali Poyrazoğlu ve Asuman Dabak’la beraber rol aldık. Margaret Mitchell’in yazdığı Rüzgar gibi Geçti romanındaki Scarlett O’hara karakterini canlandırmak isterdim.

 

Günümüzde gençler konservatuara gidip ya da ajanslara kaydolup oyuncu olmak, şöhreti yakalamak peşinde koşuyor. Oyunculuğu parıltılı bir dünyaya açılan kapı olarak görüyorlar. Onlara ne tavsiye vermek istersiniz?

Ünlü olmak istiyorum diyenlere bu işi yapma diyorum. Çünkü öyle bir zihniyete sahipseniz bu mesleği yapabilecek düzeyde değilsiniz demektir. Ama oyuncu olmak istiyorum, çalışmaya çabalamaya hazırım diyorlarsa, konservatuvara girmelerini ya da usta-çırak ilişkisiyle sahnelerde çalışmalarını, sahne tozu yutmalarını öneriyorum. Siz bu işi layıkıyla yapmak üzere yola çıkın öncelikle, eğitimini alın, sonra ün ya da şöhret her neyse onlar gelirse gelir… Bu işi basit görerek veya hemen oldum diye yola çıkarlarsa duvara toslarlar. Çünkü hayatınız boyunca kendinizi geliştirmek ve öğrenmek zorundasınız, oyunculuk yapabilmek istiyorsanız.

 

Türkiye’de ekranlarda tutunabilmek, başarılı olabilmek için nasıl bir strateji izlemek lazım?

Bence başarının temeli çok istemek ve çok çalışmak. Sabredeceksiniz ve kendinize güvenip yolunuzdan hiçbir zaman şaşmayacaksınız. Hiçbir emek karşılıksız kalmaz, yeter ki pes etmeyin ve inanın kendinize. Doğru zaman, doğru yer, doğru insan kavramına inansınlar derim.

 

Yoğun rutin arasında eğlenceye vakit bulabiliyor musunuz? Geçen yaz tatilde güzel bir yerlere gidebildiniz mi?

Düzenli yaşadığım için her şeye vakit bulabiliyorum şu sıralar. Geçen yaz yurtdışına yoğunlaştım. İtalya’nın güneyinden Sicilya’dan başlayarak, Napoli, Amalfi kıyıları Positano, Capri Adası, Roma, Floransa ve Cinque Terre’yi gördüm. İtalya acayip bir ülke. Her yeri çok farklı fakat özellikle Positano ve Cinque Terre’yi bir şekilde görün derim. Ardından Karadağ’ı nerdeyse bitirdim diyebilirim. En çok Petrovac’a bayıldım Karadağ’da. Kos Adası, Datça, Didim, İzmir… Gezmek ve yeni yerler keşfetmek benim eğlence anlayışıma çok uygun. Fırsat buldukça kışın da üç dört günlük seyahatler yapıyorum.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir